-->
Məqalələr



Sorğu


Vəhhabiləri Azərbaycan üçün təhlükə hesab edirsinizmi?

Bəli (315)
Xeyr (192)
Bilmirəm (29)



ARXİV
Dost saytlar
Sayğac

free counters

Baxış bucağı
Şiriftin ölçüsünü dəyiş

Abdurrahim Karakoçun Aziz Hatırasına


Selçuk Düzgün

22 iyun 2012-ci il - 19 iyul 2012-ci il

    Mihribanın Abdurrahim Karakoçu Şiire nasıl başladınız?  "Besmele ile başladım"

    Anadoluda doğmak, anadoluda yaşamak. Tadmak o coğrafyaların hamurunu, çamurunu ve o mayayla olgunlaşmak. Bu bir çoğumuzun hayat hikayesidir ama sonuçları herkeste aynı tecelli etmez.
    Doğarız hayatın ilk tadlarını kendi toprağımızda alırız ve o tadı hayatımızın hiç bir döneminde başka coğrafyalarda bulamayız. Büyüdükçe sorumluluklarımız artar ve hayatın zorlukları karşısında bazen göçmen kuşlarla yoldaşlık ederiz. Kimimiz eğitim için, kimimiz ekmek parası için göçer gideriz başka başka diyarlara. Zorlukların karşısındaki dik duruşumuz mayamızdandır. İsyan kültürü yerleşmemiştir hayat serüvenimize. Hayal kurarız, onların yeşermesi için mücade ederiz olmasa `hamdolsun` der Tevekkül ederiz. Her nesnenin bir bitimi var olduğuna göre birgün gelir bu hayattan da çeker gideriz. Şair bu gidişe ` Birgün olur bizde gideriz, kalır şarkılarda adımız bizim` der. Kiminin adı şerefiyle kalır. Kimi hatırlanmak bile istenmez. Bu kadar basittir aslında ölümden sonra yaşama hakikatimiz.
    Ve işte yakın zamanımızda bu dünya bir misafirini daha yolcu etti. Kendi gitti ama Mihriban`ı kaldı. O bu toprakların çocuğuydu, belki oda kara lastiklerle çamurlu yolları aşarak okula gidiyordu. Eve dönünce çamurlanmış elbiselerinden dolayı anasından azar işitse de, gece aile diye tüten ocağın beş gülünden biri idi. Evet gectiğimiz günlerde rahmete kavuşan asrın Karacaoğlan`ı, Yunus`u Türk`e sevdalı İslam`a yanık Abdurrahim Karakoç`tan bahsediyorum.
Anadolu yıllarını kendisi şöyle anlatır; "Kıtlık, kuyruk, yokluk yılları. Herhangi bir Anadolu köyü olan Elbistan ilçesinin Cela köyünde kötü yıllardan ben de sahipleniyorum. Kışlar şiddetli, Avrupada savaş var, savaşın getirdiği imkansızlıklar... İlkokula devam, yazın kuzu güderim, bağımıza bahçemize hizmet ederim. Ama her şeye rağmen sade bir mutluluk içindeyim.Yığınla kötü şartlar mutluluğumuzu gölgeleyemez. Ben hala o günleri özlerim."
Anadolu insanının kaderidir toprak kokusuna hasret çekmek. Fakirdir anadolum, ama bir okadarda asildir. İnsanlarının her birinin hayat mücadeleside evlatlarına sağlayacağı daha iyi bir hayat ve bağımsız bir ülke özlemi vardır. Elbette herkesin hikayesi vardır, herkes anadoluludur ve o ruhla olgunlaşma sürecinin her devresinde pişmiş, yanmıştır. Her biri aşk doludur. Ana, vatan, yar, yaren aşkı ile doludur. Bir konuşsalar herbirinin gönlünden binlerce roman konu olacak sevdalar vardır.
Konuşamazlar, anlatamazlar kızılcık şerbeti içer yolcu olurlar yalan dünyada.
Bunlardan biri vaktın birinde `Mihriban` diyerek bir konuştu, binlerce insanın gönlünde Aşk`a çiçekler açtı. `Mihriban ` deyince Karakoç, Karakoç diyince `Mihriban` akla geldi.
    Derle ki; Karakoç üniversiteyi kazanmış ve üniversitenin ilk günü erkenden gelip sınıfın kapısını tam karşıdan gören bir sıraya oturmuş ve içeri girenlere karşı kendisinde ki, yabancılığı düşünürken birden içeri sarışın, melek yüzlü, masum mu masum bir kızcağız girmiş. Karakoç kızı görür görmez içinden bir boşluk yayıldığını ve dizlerinin ferinin çözüldüğünü hissetmiş. Anadolu delikanlısı işte, sevdayı böyle yaşar.
    Bu olaydan sonra Karakoç her sabah uzaktan uzağa onu izler, her akşam kız evine gidene kadar gizlice takip edermiş. Tanışa bilmek için, içinden bir sürü hayaller kurarmış. Mesala; yolda yürüken birileri kıza ters baksa, laf atsada gidip ağızlarını burunlarını kırsa ve kızla tanışmasına vesile olsa bu olay. Ama dövmesi de lazım, dayak yiyene kız bakmaz!
    Zaman geçer ve Karakoç`un aylar sonra kıza en yaklaşa bildiği temas onun adını öğrenebilmesidir. Kızın adı Mihriban`dır. Tüm bu duygusallığı yaşarken Karakoçun içindeki ateş giderek büyür. Karakoç`taki davranışları sezen arkadaşları artık durumu anlamışlardır.Çünkü Karakoç, Mihribanı görünce ne yapacağını şaşırıyormuş... Arkadaşları en sonunda bir yolunu bulup bunları bir ortamda tanıştırıyorlar.
    Mihriban`da bir süre sonra Karakoç`un duygularını keşfeder ve hoşunada gider. Ama çocuk baştan aşağı anadolu, cekingen, utangaç...Bir türlü içindekileri dökemiyor.
    Zaman geçtikçe oluşan arkadaşlık gurubunda erkekler Karakoçu, kızlar da Mihribanı sıkıştırırlar birbirlerine açılmaları konusunda. Bu arada Mihribanın talipleri çıkar ve Karakoç bunu duyar duyamaz teror estirirerek onları gizlice tehtit eder, kavga yapar... Her defasında Mihriba`nın onları reddettiğini duyunca da rahatlar…Bu durumu öğrenen Mihriban, bazen kızmış gibi yapar ama bu durum hep çok hoşuna gider…
    Mihriban hergün Karakoç`un ona açılmasını bekler ama Karakoç, tipik bir Anadolu genci utangaç, çekingen bir türlü gönlünü dökmeyi başaramaz.
Zaman Karakoç için çok hızlı geçmektedir ve artık üniversitenin son dönemi geldiğinde arkadaşları bunlara bir oyun oynarlar derler ki:”Birbirlerine açılana kadar ikisiyle de konuşmayalım.” Hepsi arkadaşlarının mutluluğu için bunu kabul eder ve o günden sonra Karakoçun tek konuşabildiği kişi Mihriban, Mihribanın da konuşabildiği tek kişi Abdurrahimdir.
    Karakoç, yine beceriksizdir her defasında aşkını anlatmaya çalışır ama bir türlü başaramaz. Mihriban artık bu durudan rahatsızdır. Bu arda Mihribana biri talip olmuştur ve Mihriban arkadaşlarına teklifi düşüneceğini söyler. Kimse Mihriban`ın bu tavrına bir türlü akıl,sır erdiremez. Mihriban, artık bu durumdan sıkıldığını ve Karakoça çok kızgın olduğunu söyleyerek, bu sefer teklife hayır demeyeceğini arkadaşlarına söyler ve arkadaşları duyduklarının şokunu atlatmadan Mihriban oradan uzaklaşır ve kimsesiz bir köşeye çekilip hüngür hüngür ağlar...
Karakoçun arkadaşları bu durumu Karakoça söyleyip söylemeyeceklerini kara kara düşünürken onun durumu öğrenince gidip konuşacağını düşünerek, ona söylemeye karar veriyorlar. Söylemek için eve geldiklerinde Karakoç birden onlara doğru sevinçle koşarak, bağıra bağıra “Bitti, bitti, sonunda bitirebildim” der ve şu şiiri yuksek sesle heyacanla okur;

Sarı saçlarına deli gönlümü
Bağlamıştın, çözülmüyor Mihriban
Ayrılıktan zor belleme ölümü
Görmeyince sezilmiyor Mihriban

Yar, deyince kalem elden düşüyor
Gözlerim görmüyor aklım şaşıyor
Lambada titreyen alev üşüyor
Aşk kağıda yazılmıyor Mihriban

Önce naz sonra söz ve sonra hile
Sevilen seveni düşürür dile
Seneler asırlar değişse bile
Eski töre bozulmuyor Mihriban

Tabiblerde ilaç yoktur yarama
Aşk değince ötesini arama
Her nesnenin bir bitimi var ama
Aşka hudut çizilmiyor Mihriban

Boşa bağlanmış bülbül gülüne
Kar koysan köz olur aşkın külüne
Şaştım kara bahtım tahammülüne
Taşa çalsam ezilmiyor Mihriban

Tarife sığmıyor aşkın anlamı
Ancak çeken bilir bu derdi gamı
Bir kördüğüm baştan sona tamamı
Çözemedim çözülmüyor Mihriban

    Şiirin güzelliğine kendini kaptıran arkadaşları, sıkılarak çekinerek durumu söylerler! Karakoç birden donar kalır ve kendisini sokağa atar. Arkasından koşan arkadaşları onun izini kaybederler. Birkaç gün Karakoçu kimse görmez. Arkadaşları giderek korkmaya başlar ve Karakoçun kendisine bir şey yaptığını düşünürler. Tüm bu yaşananlardan habersiz olan Mihriban ise bu arada üniversiteye gelmez ve nişan hazırlıklarıyla uğraştığını söyler. Mihribanı arayan kimse bulamaz. Bir gün sonra Karakoç ortaya çıkar. Üstü başı çamur içindedir ama yüzü üstünden de beter bir haldedir. Arkadaşları, onu teselli etmeye çalışırlar ama o, hiç kimseyle konuşmaz. Yaşayan bir ölü misali üniversiteye gider, gelir. Bu arada Mihriban da ortaya çıkmıştır ve arkadaşlarına nişanlandığını söylemiştir. Karakoçun durumunu görünce dayanamaz ve arkadaşlarına ne olduğunu sorar. Nişanı duyan arkadaşları Karakoçun, Mihribanın gözünde küçük düşmemesi için çok sevdiği bir yakınını kaybettiğini söylerler. Bunu duyan Mihriban dayanmayıp Karakoçun yanına gider ve “Başın sağolsun” der. Şaşkın bir şekilde Mihribana bakan Karakoçun gözünden iki damla yaş akar ve başını sallayarak, daha fazla dayanamaz ve oradan hızla ayrılır. Bu olay Mihribanın Karakoçu gördüğü son olay olur. Mezuniyet törenine bile katılmayan Karakoça ne olduğunu hiç kimse bilmez.

****

    Aradan yıllar gecer. Herkes mezun olmuş ve bir yerlere dağılmıştır ama Karakoçun nerede olduğunu hiç kimse bilmemektedir. Mihriban ise Edebiyat Öğretmeni olmuş ve bir kasabaya atanmıştır. Günün birinde Mihribanın bulunduğu kasabada bir şiir gecesi düzenlenir. Bunu duyan Mihriban gitme kararı alır. Fakat geceye hangı şairlerin katılacağını bilmemektedir.O gün gelir ve Mihriban en ön sıralardan birine oturur. Şairler sahneye çıkar ve siirler okunmaya başlar… Sipiker genç bir şairin şiir okuyacağını söyler ama bu genç şairin kim olduğunu söylemez. Gece Mihriban için çok zevkli geçmiştir ve bir ara genç şairi düşünür “acaba kim?” diye. Gecenin sonuna doğru spiker `işte sizlere sözünü ettiğimiz genç şair` der ama tam ismini söyleyecekken, gecenin havasına kapılan seyirciler daha ismi duymadan alkışlamaya başlar ve spiker de ismi söylemekten vazgeçer.
    Sahneye çıkan Karakoçtur. Seyircileri selamlayan Karakoç, şiiri okumaya başlar. Birden ön sırada ki, sarı saçlı bayan dikkatini çeker ve o tarafa döner. Dönerken de aklına üniversitenin ilk günü yaşadıkları gelir. Hafif bir tebessümle döner ve gözlerine inanamaz. Karşısında duran kişinin Mihriban olduğunu görünce yüreğinin sanki yerinden fırlayıp Mihribanın kucağına konduğunu hisseder. Karakoç bunları yaşarken Mihriban ise o yağız delikanlının ayaklarına kapanmak için kendisini zor tutar.
    Tüm bunlar yaşanırken Karakoç o meşhur, insanı aşık eden o yüce duygularla dolu şiirini okumaya başlar.”Sarı saçlarını deli gönlümü / bağlamışım, çözülmüyor Mihriban “ diye Karakoç, okurken Mihriban ilk mısraları duyar duymaz yüreğinde biriken tüm sevginin gücüyle haykıra haykıra ağlar...
    Yüreğindeki sevgi ve acıya daha fazla dayanamayan Mihriban koşarak kulise yönelir .kapıya vuruyor ve içeriden “Buyurun.” Sesini duyunca içeri girer ve Karakoçun kapıya yaşlı gözlerle bakarak konuşmak ister Mihriban Karakoçun konuşmasına bile izin vermeden “SENİ SEVİYORUM” diye haykırmıştır.... Senin de beni sevdiğini biliyorum, bu şiiri de bana yazdığını duymuştum arkadaşlardan, yeter artık bitsin bu hasret. Ne olur artık dayanamıyorum sensizliğe. Mihriban bunları söylerken gözlerinden akan yaşları silmeye çalışan Karakoçun “ sen evlenmedin mi?” diye sorar. Mihriban; “seni üniversiteden sonra çok aradım ama hiç kimse nerede olduğunu bilmiyordu. Nişanı sadece sana cesaret vermesi için uydurdum. Ama tüm bunlar yaşanırken sen ortada yoktun. Seni çok aradım.” Bunları duyan Karakoç gözyaşlarına engel olmaz yanındaki sandalyeye çöker. Kara kara düşünmeye başlar. Mihriban bu durum karşısında “sen üniversitede de böyleydin, sürekli hindi gibi düşünürdün.” der.Aradan biraz zaman geçer ama Karakoç hala düşüncelidir.Bu duruma bir anlam veremeyen Mihriban tekrar “ Bu şiiri bana yazdığını ve seninde beni sevdiğini biliyorum.” der.
    Bunun karşısında Karakoç ayağa kalkar ve Mihribana bakıp, `ben o şiiri sana değil kızıma yazdım`der. Duyduklarına inanamayan Mihriban olduğu yere yıkılır. Hemen yardım isteyen Karakoç, Mihribanı hastaneye kaldırır ve hastane odasında Mihribanın ayılmasını beklerken bir şiir daha yazar.Mihriban uyanmadan odadan ayrılır.Mihriban uyandığında etrafına şaşkınlıkla bakar ve nerede olduğunu anlamaya başlar aniden aklına Karakoç gelir ve odadaki hemşireye beni buraya kim getirdi, diye sorar.Hemşire de bir erkeğin getirdiğini ve size verilmek üzere bu zarfı bıraktığını söyler. Zarfı açıp okur, okurken de gözyaşlarına hakim olamaz.
Zarfta şu dörtlükler yazıyordur:

“Unutmak kolay mı? ” deme,
Unutursun Mihribanım.
Oğlun, kızın olsun hele
Unutursun Mihribanım.

Zaman erir kelep kelep..
Meyve dalında kalmaz hep.
Unutturur birçok sebep,
Unutursun Mihribanım.

Yıllar sinene yaslanır;
Hâtıraların paslanır.
Bu deli gönlün uslanır...
Unutursun Mihribanım.

Süt emerdin gündüz-gece
Unuttun ya, büyüyünce...
Ha işte tıpkı öylece
Unutursun Mihribanım.

Gün geçer, azalır sevgi;
Değişir herşeyin rengi
Bugün değil, yarın belki
Unutursun Mihribanım.

Düzen böyle bu gemide;
Eskiler yiter yenide.
Beni değil, sen seni de
Unutursun Mihribanım.

    Mihriban hakkında bir çok rivayet vardır ve dilden dile konuşulur. Mesele rivayetin gerçekçiliği değil, herkesin içerisinde beslediği AŞK`ın tezahürüdür.
    Mecnuna sormuşlar "bu Leylanın neyini beğendi" diye. Siz bir de onu benim gözümden görün demiş. Yanin mesele bakan gözde ve gören yürektedir. Göz sadece araçtır, hükmü veren yürektir.
    Nitekim Karakoç Mihribanı şöyle açıklar; Belki bu şiirin bu kadar beğenilmesinin sebebi herkesin içinde bir Mihribanın olmasıdır. Gerçek yaşanıp, yazıldığı zaman okuyucu kendini bulur. Bu yüzden diyorum ki, bence herkesin hayatında bir Mihriban var...
    Ve `Bir gün Mihribanı görmek istermisiniz?` sorsuna ise `Bilmiyorum, görmek de istemiyorum. Değişmiştir şimdi. Ben onun nazarında değiştim, o benim nazarımda değişti. Niye görelim? Öyle kalsın ya... İnsanların gönülde kalması, gözde kalmasından daha iyidir." diye cevap vermektedir.
    Yine üstada sormuşlar: Şiire nasıl başladınız? "Besmele ile başladım" karşılığını vermiş.
    Nasıl yazıyorsunuz? "Ya sevgim ya da öfkem kabarıp yoğunlaştığı zaman" karşılığını vermiş.
    Kimden etkilendiniz? "Kendi kendimden." demiş.
    Evet üstad çağımızın, ulu bir çınardı… Halk adamıydı…Her yaptığı işi Allah rızası için yapardı. Yiğit bir Anadolu delikanlısıydı.
    Ve göçtü gitti oda bu dünyadan, o gitti ama Mihriban`ı kaldı bize.
Şimdi kimbilir şimdi kaç yerde `lambada titreyen alev üşüyordur`
Kim bilir kaç yerde `Aşk deyince kalem elden düşüyordur`
Öyle ise; `Ayrılıktan zor bellemeyin ölümü` ve geç kalmadan sarılın yüreğinizi ısıtanlara...ve kalın Aşk`la.

Bu yazı 931 dəfə oxunmuşdur.

Çap et Paylaş Yaddaş qeydi Dosta göndər Share


Şərh


Ad və soyadınız* :
E-mail* :
Veb saytınız:
Şərhiniz* :